31 Aralık 2010 Cuma

Renkli Işıklar

Hayatın her anında sürekli tükettiğimiz ve asla doğru biçimde değerlendirmeyi bilmediğimiz zaman gene kendisini farkettirmeden kendi etrafında bir turunu daha tamamladı. Artık saatlet kaldı yeni  bir başlangıca, tertemiz bir sayfaya yada bir çok kişinin dileklerini tutmaya.

Etrafımında renkli ışıklarla süslenmiş ağaçlar var. Pencerelerde sürekli yanan sönen ve baktıkca beni keyiflendiren ama aynı anda hüzünlendiren yeni yıla girmeye hazırlanıyoruz.

Kimileri için kötü kimileri için güzel bir yıl oldu. Bazıları çok üzülsede bazıları çok mutlu oldu. Hayatın eksitilemeyen bir döngüsü bu sanki. Bilinmez bir denge içinde kurulmuş mutluluk ve hüzün dengesi. 

Hayat aslında göründüğünden daha karmaşık olsada bizim düşündüğümüzden daha basit ve daha adil.  Değişen, değişemeyen yada değiştiremeyen bir sistemin içine kitlenmiş duygusal gerilim hattı gibi.  Sürekli bir mücade ve  ikilem. Kendimizle çatışmaktan başka işimiz yok gibi sürükli kendimizi kandıran cümleler kurarak üzerine inşa etmeye çalıştığımız renkli bir şehir zannediyoruz hayatı.

Aslında hayat ilk okul çağındaki çocukların boyama kitapları gibi sınırları çizilmiş içi boş boyama kitabı gibi. Elimizde bazen fırça ve kaderin denk getirdiği renklerle boyadığımız sayfalar. Önceden biri tarafından çizilmiş çizgilerin içini doldurmaktan başka birşey değil.

Kimi zaman biri sınırları taşırınca, kurallara uymayınca farklı tepki gösterince bazen kendimiz o sayfayı yırtıyoruz bazende başkaları.

Haytın renkli ışıklarını : içimizde ki özgürlüğün, aşkın, sevebilme coşkusunun bağımsızlığını oluştururken, göz alabilme kapasitesine dayanarak rahatsız edebileceğini düşünerek kayıtsız korkaklığın esiri olarak soluk yanmaktan başka çaresi kalmamaktadır.

Ya karanlıkta kalmalı yada pırıl pırıl göz alan renkli ışıklar saçmalı hayat. Sığınacak bir nedeni olmamalı. İçinden geldiği gibi yaşayabilmeli. Güç vermeli.

Kocaman bir yıl geride kaldı. Öyle bir yaşandıki, hayatın en güzel günleri ve en kötü günlerini bir aradaydı. Zor bir yıl oldu, bir sürü değişimler, hayal kırıklıkları, hatalar, ayrılıklar, yalanlar, zoraki gülümsemeler, özgür olduğunu zannettiğin ama bir türlü olamadığın, üzdüğün, üzüldüğün kocaman bir yıl geride kaldı.

Koca bir hayatı bir yılda yaşamış gibi, hızlandırılmış hayat gibi geçti.


Sadece dakikalar kaldı; yeni bir sayfa açılmak üzere. Minyonlarca insanın dilek tutup neşe ile birbirlerine sarılmaya, kahkalara, açılacak hediye paketlerine kadehlerine umut dolu geleceğe kaldırmak üzereyken herkese mutlu ve güzel bir yıl diliyorum. Gönüllerinin en rahat şekilde yaşayacağı, uyurken huzurlu olacağı, sevişirken zevk alacağı, hayallerle süsleyebileceği bir yıl diliyorum.

Mutlu, umutlu ve neşe dolu bir yıl dilerim. Gönlünüzdeki tüm güzelliklerin sizlerle olması adına şerefe!

Happy New Year / Mutlu Yıllar

27 Aralık 2010 Pazartesi

Her Hata Bir Zenginlik Firsati

“Yaraticilik kendinize hata yapma ozgurlugu tanimanizdir. ”

Scott Adams


Toplumsal yaklasimlarimizdan biri de her hatayi bir suclama firsati olarak gormemiz. Dolayisi ile hatalari saklamak, hatanin kusurunu birilerinin ustune atmak ve her hata ile ilgili bir suclu aramak icgudusel bir yaklasim haline geliyor. Oysa, her hata altin degerinde bir ogrenme firsatidir. Korkarak, saklayarak veya baskalarini suclayarak bu onemli ogrenme firsatini kaciriyoruz.

Ornegin, ulkemizde henuz girisim sermayesi (“venture capital”) kurumlarinin gelisememesinin onundeki en onemli engellerden biri basarisiz orneklerden korkulmasi. Oysa, risk almadan ve hata yapmadan yenilikci ve deger yaratici faaliyetler gelistirmek guc. Girisim sermayesi kurumlarinin gelistigi ulkelerde ilginc girisimcilik tecrubesi kazanmis olanlarin, bu girisimlerde basarisiz bile olsalar, tekrardan girisim sermayesi bulma olasiliklari artiyor!!

Gunumuzde rekabette basarili olmanin yolu bilgiye ve ogrenmeye dayaniyor. En etkin ogrenme ise yasayarak, hatalardan ders alarak gerceklesiyor. Kurumsal yaraticilik duzeyini yukseltmek isteyenler belirli sinirlar dahilinde hata yapilmasini ve hatalardan ders alinmasini tesvik ediyorlar.

Yeterince kucuk hatalar yapmayan organizasyonlar, yeterince risk almayarak ve ogrenme yeteneklerini sinirlayarak buyuk hata yapmis oluyorlar. Burada “kucuk hata” ile ifade etmeye calistigim kavram belli hipotezlerin sinirli maliyetle test edilmesini goze almak ve bunun sonuclarina katlanmak, “buyuk hata” ise ogrenmeye kaynak ayirmamak ve firsatlari kacirarak odenen bedeldir.

Yaraticiligi tesvik etmek ve hatalardan ders almak icin organizasyonlarin yapabilecekleri var: (1) Fikirleri test etmek ve deneyler yapmak icin elverisli bir ortam yaratmak ve kaynak ayirmak. (2) Hatalarin bir an once ortaya cikarilmasini tesvik etmek. Bazi kuruluslar hatalarini calisma arkadaslariyla paylasanlara bu hatalar icin odul bile veriyorlar. (3) Hatalarin detayli analizinin yapilmasini, kok nedenlerin bulunmasini tesvik etmek ve kaynak ayirmak. (4) Hatalarin tekrarini onleyecek sistem yatirimlarini yapmak.

Boyle bir ortam gelistirebilmek icin liderlere onemli gorevler dusuyor. Liderler hatalara suclama yerine yapici elestiriyle yanit verilmesini saglamali. Ayrica, kurumda guven duygusunun gelisebilmesi icin oncelikle, kendi hatalarini ve bunlardan cikardiklari dersleri paylasmali, bunu ortak bir ogrenme surecine donusturmeli, buna olanak verecek seffaf bir ortam yaratmali. Liderlerin kurumdan basarisizlik korkusunu silmeleri ogrenme ve gelismeye buyuk bir ivme kazandiriyor. Belki hepsinden onemlisi kurum kulturunun ”hatadan korkarak is yapmama” anlayisindan ”kazanmak icin hesapli deneyler yapma” anlayisina yonelmesini sagliyor.

Edison’un ampulu bulmak icin binlerce basarisiz deney yaptigini ve her birisini bir ogrenme firsati olarak gorerek motivasyonunu yitirmedigini hatirlamaliyiz. Kazanmak icin denemek gerektigini ve her deneyimden ogrenerek gelismek icin karsilikli guven ve paylasimin gerektigini unutmamaliyiz.



Kaynak : Dr. Yilmaz ARGUDEN

26 Aralık 2010 Pazar

Hayat'la Röportaj

Hayatla röportaj yaptığımı gördüm rüyamda. 
"Benimle röportaj mı yapmak istiyorsun?" diye sordu Hayat. 
"Zamanın var mı?" diye sordum. 


Gülümsedi. 


"Benim zamanım Sonsuzluk" dedi Hayat. "Ne sorular var yüreğinde?" 
"İnsanlarla ilgili en çok neye şaşıyorsun?" diye sordum. 
Hayat yanıt verdi. 


"Çocukluktan sıkılıp büyümek için acele ediyorlar, sonra yine çocuk olmanın özlemini duyuyorlar. Para kazanmak için sağlıklarını kaybediyorlar, sonra sağlıklarını kazanmak için paralarını kaybediyorlar. Gelecekle ilgili edişelenmekten şimdiyi unutuyorlar. Sonra da ne şimdiyi ne geleceği yaşayabiliyorlar. Deneyim iyi bir öğretmendir diyorlar ama deneyimin faturasını ödemek istemiyorlar. Hayatlarını kazanmak için eğitim alıyorlar ama yaşam ustası olmayı bilmiyorlar. Bu nedenle de, hiç ölmeyecekmiş gibi yaşıyorlar, hiç yaşamamış gibi ölüyorlar." 
Hayat elimi tuttu. Bir süre sessiz kaldık.Derin bir nefes aldım. Ona, insanların neleri öğrenmelerini istediğini sordum. 


Hayat yanıtladı. 


"Hiç kimseyi seni sevmeye zorlayamayacağını, yapabileceğin tek şeyin seni sevmelerine izin vermelerini isterdim. Affetmenin affederek öğrenilebileceğini öğrenmelerini isterdim. Başkalarıyla kendilerini kıyaslamamayı öğrenmelerini isterdim. İki insanın aynı şeye bakıp farklı şeyleri görebileceğini öğrenmelerini isterdim." 


"Zengin insanın en çok şeye sahip olan değil, en az şeye ihtiyaç duyan insan olduğunu öğrenmelerini isterdim. Bir sevecen yüreği derinden yaralamanın bir anda olduğunu; ama iyileştirmenin çok uzun sürdüğünü öğrenmelerini isterdim. Seni seven insanların duygularınmı nasıl ifade edebileceklerini bilmedikleri için seni sevmediklerini sanmak yerine onların sevgisini hissetmeyi öğrenmelerini isterdim." 


Hayat derin bir nefes verdi. Hayatın nefesi kelimelere dönüştü. 
"Söylediklerimi yüreğine kaydet" dedi. Söylediği cümleyi yüreğime kaydettim. 
"Başkalarını affetmek yeterli değil, kendini de affetmeyi öğren". 
Yüreğim kuş gibi hafiflemişti. 
"Son bir soru daha, Hayat" dedim. "Benden ne istiyorsun?" 
Bütün odayı beyaz bir ışık kapladı ve Hayat yanıtladı. 
"Senin kendin olmanı istiyorum, yoksa başkası olurdun. Sana bugün ihtiyacım olduğunu bil, yoksa bugün benimle olmazdın. Kendi eşsizliğini ve biricikliğini bil; çünkü ben kendimi tekrar etmeyecek kadar yaratıcı ve zenginim. ve gerçekten TEK değerli olanım. Değerimi bil."


Kaynak : Anonim

23 Aralık 2010 Perşembe

Kaynak

Derin bir nefes alıyorum, tüm vücudumdaki en ince damarlarıma kadar taşıyorum oksijeni. Bedenim sağlam gözüksede yeni çıktı enkazdan. Her tarafı ezik, kırık yara içinde. Evet aslında bedenimi taşıyan ruhumdan bahsediyorum. Yorgun ve üzgün. Bazen zorlansada bu bedeni taşımakta deniyor işte. Bedenimin oksijene ihtiyacı olduğu kadar ruhumun belki ilahiyata belki maneviyata ihtiyacı var.

Derin bir nefes alıyorum, gülümseyebilmek, çalışabilmek kırılan hayellerimi tekrar bir araya getirebilmek için. Hayaller kuruyorum, ayrı dünyalarda yaşasamda ruhumu neşelendirmekte zorlanıyorum.  Ruhumu bazen müzikle, bazen düşlerle, bazen yazdığım bu mısralarla besliyorum. Ama zorlanıyorum. 

Derin bir nefes alıyorum, hayatın bazen kuralları olduğunu hatırlıyorum. Zor günlerin getirdiği baskıları ve yapılan hataları hatırlıyorum. Ruhumu neşelendirdiğim ve bu zor günlerin pasını üstümden attığım coşkulu günları anımsıyorum. ve tekrar üzülüyorıum. Çoşkunun esaretinde kalmış cümlelerin esiri olduğum güne lanet ediyorum. Hayatın kalın bir roman olduğunu düşündüğümde,  bunların henüz basılmamış  karalama sayfasında ki bahtsız bir dönem olduğunu ve ancak sonrasında yazarın aslında bu karalamadan ilham alarak daha heyecanlı ve tutkulu bir kitap yazdığını düşünüyorum. Sonrasını merak ediyorum.

Derin bir nefes alıyorum, ruhumun kaynaklarını tüketsemde hayallerimle neşeleniyor, yazdıklarımla hüzünleniyorum. Ama neşeli ve pozitif olmanın yarın için, ruhum için ve sonrası için daha önemli olduğunu düşünüyorum. Düşünüyorum ki hayallerimle gerçek arasında yaşadığım bu dünyada gerçeklerin ilizyon hayallerimin gerçek olduğunu biliyorum. 

Gerçekler ruhumun içinde ve güzel. İşte bu da benim neşemin, enerjimin ve yapmam gereken en büyük şey olan hayallerimin peşinden koşabilmem için en büyük yaşam kaynağı.  

22 Aralık 2010 Çarşamba

Bendim O

Tutku ile tutunmak ve sevgi ile kavramak diye düşündüm hayatı. Aynada gördüm bugün kendimi biraz daha olgun biraz daha tutkuluydu biraz da hüzünlü. Hayatın bazen bizi sürüklediğini, bazen bizim hayatı sürüklediğimize tanık oldum. Bazen hayatın süründürdüğünüde…

Bendim O. Tutkuları ile yaşayan ve aslan vasgeçmeyen yansımamdı o gördüğüm. Tutku ile sarılmıştım işime, bıkmadan duymadan usanmadan çalışarak geçirdim 20’li yaşları. O an(lar) vardı hep hayatımda. Saniyenin binde biri kadar kısa bir sürede bu almış olduğum kararlarla yaşadım. Arkama bakmadım, emindim. İnceleyip detaylı düşünmedim. O an önemlidir dedim. Bazen “O an” gelir bazen gelmez dedim.  Yıllar geride kaldı, birçok kişi benim gerimde kaldı. Ama hiç biri benim kadar yıpranmadı. Bazen sorar gibi oldu ne gerek vardı ?

Meydan okumak, tutukulu olmak ve istediğini almak maliyetli bir seçim olsada bendim o.  Ben seçtim ne yapmak istediğimi, ben seçtim kimi sevmek istediğimi, ben seçtim kime güveneceğimi.  Değerlendirmeye açık değildi bunlar.

Özgün olmak,  bazen özgür olmak, bazen uyumlu olmak ve en önemlisi bunları bir arada tutarken dengeli olmaktı. Ama bendim o tutkulu ve zorlayan. 

Ama O güzel günleri yaşatan, seni farklı kılan, seni sen olduğunu hatırlatan,  bendim o.  Ne değişti benliğimden… Ne değişti kendiliğinden… Neyi değiştirdik biz bilmeden.

“Doğru dediklerimi değiştiren yanlış dediklerimi eriten evrimleşmiş medeni bir toplumun huzursuz bireyleri olarak kendi huzurumuzu kendi tutkumuzla yakalamaktan başka bir beklenti içinde olamayız. 

Hataların yapıldığı, adımların atıldığı, kararların alındığı, bencilleşen, kötümser, açgözlü, yıpratan, ayrılan, başkaları ile paylaşan, zorlanan, zorlayan, parasız bırakan, kafa karıştan, çok konuşan, kaş yapayım derken göz çıkartan, iyi niyetten ağzı yanan, kazık atan, kandıran, yanında olmayan, zaman harcayan, kilo alan, zayıflayan, neşe ile kahka atan, para kazanan, bazen ağlayan, güzel haber alan, hayatı kararan, aldatan, aldanan, nokta koyan, macera arayan, aşkını kaybeden, yeniden aşık olan, müzik dinleyen, araba kullanan, araba kullandığını zanneden,
Gay gibi giyinen, çok kıskanç olan, bezdiren, bıktıran, el ele tutuşan, yeni yıl ağcını kuran, süslerini beğenmeyen, alışveriş yapan, fırsatları değerlendiren, şirket kuran, fırsat kollayan, serbest çalışan, senaryo yazan, nişanlanan, yemek yapan, hata yapan, dizi izleyen, uyuya kalan, işe giden, hayal kuran

bir dünya bu."

Bu dünya’da iyi’de var kötü’de hepsi vardı yansıyan benliğimde..

Her güne yeniden başla, yeniden yaşa, hayat bu nede olsa (nokta).

18 Aralık 2010 Cumartesi

Öyle içimdesin ki


Öyle içimdesin ki. Yanağımda dolaşan rüzgardan daha gerçek dokunuşların. Küçük, ürkek, kesik dokunuşlarınla, belki de her zamankinden daha yanımdasın. Yani öylesine, o kadar bensin ki. Ah nasıl anlatsam. Boşuna bu çabalarım, doğru kelimeleri aramalarım. Ne kitaplar yazıyor, ne de sözlüklerde karşılığı var.

Yalnızca hissediyor insan, yaşıyor. Kelimeler eksik, kelimeler yaralı. Kelimeler cılız.
Taşımıyor, anlatmıyor, tanımlamıyor bu duyguyu. Ben de. Çok başka bir şey. Sevginin ortasında, derin acılar hisseder mi insan? Aydınlık gülümsemelerin içine, hüznü yerleştirir mi durup dururken? Gözlerine buğu, diline sitem, yüreğine burukluk, çöreklenir kalır mı asırlarca?
Gelmeyeceğini bildiği mektup için, posta kutusunu hep aynı heyecanla açar mı? Dedim ya, başka bir şey bu. Ne kadar yalnızsam, o kadar seninleyim şu günlerde. Belki de en başta, tutup seni en derinlere koydum diye oldu bunlar. Kimseler ulaşmasın diye, kimselerin bilmediği, bulamayacağı yollara götürdüm seni. En derinlerde tuttum. Bana sakladım. Derine, hep daha derine.
Seni yapayalnız, bir tek bana bıraktım. Paylaşamadım yanlış yaptım. Sana ulaşan yolları kaybettim diye bütün bu şaşkınlıklar. Kendimi oradan oraya vurmam. Sağımda, solumda, ne zaman dikildiğini bilmediğim duvarlara çarpmam, hiç görmediğim çukurlarla boğuşmam. Denizlerin, gürültüyle gelip vurduğu dehlizlerin, acılı duvarları gibiyim.
Duvarlarım yosunlu, duvarlarım kaygan, duvarlarımdan hiç tükenmeyen sular sızıyor. Tutunamıyorum. Renklerim, gün içinde değişiyor. Soluyorum, soğuyorum. Güneş ulaşmıyor içerilerime. Küfleniyorum, yaşlanıyorum. Yalnızlıklar peşimde. Dokunduğum her ıslak duvardan, pis kokulu bir yalnızlık bulaşıyor üstüme. Biliyorum, bütün bunlar, hep benim suçum.
Seni sakladığım yere ulaşamaz oldum. Yollar, gitgide uzadı ve karıştı. Ümidimi ısıtacak, parlatacak, kımıldatacak bir şeylere ihtiyacım var. Ah onun ne olduğunu biliyorum. Sonu sana geliyor her cümlenin. Her şeyin başında içinde ve sonundasın. Bu değişmiyor. Öyle içimdesin ki. Birden aklıma geldi, tuttum sana bir mektup yazdım dün.

Çok mutluydum. Gün içinde neler yaptığımı, nelere kızıp, nelerle mutlu olduğumu, tek tek anlattım. Mevsimlerin ve insanların nasıl karışık ve beklenmedik olduklarını yazdım.
"Yine zamansız yağmurlar" dedim, "Daha önce, hiç bu kadar zayıf değildi güneş ışınları" dedim, "Gerçekten buradaki şarkıları hiç öğrenmeyecek, bilmeyecek, söylemeyecek misin?" dedim. Çok uzun bir mektup oldu. Başından sonuna kadar okudum.
Neler yazmışım diye merakımdan.

Sonra çekmecemden bir zarf çıkarıp, adını yazdım. Büyük harflerle, yalnızca adını. Adresini bilsem gönderir miydim, bilmiyorum. Mektup cebimde. Cebim yüreğime yakın. Yüreğim sende. Sen yüreğime yakın. Öyleyse mektup sende.


Kaynak : Can DÜNDAR

3 Aralık 2010 Cuma

Aldanmak

Hiçbir şey baştan çıkarmanın kendisinden daha büyük olmayı beceremeyecektir; Onu yok eden düzen bile...


Artık inanamıyoruz; ama inanana inanıyoruz. Artık sevemiyoruz; yalnızca seveni seviyoruz. Artık Sevişemiyoruz; Seviştiğini zannedenle sevişiyoruz. Artık Hissetmiyoruz; Hissettirme oyunu oynuyoruz.  Artık Gülümseyemiyoruz; Gülümseyenlere gülüyoruz. Artık ne istediğimizi bilmiyoruz, ama bir başkasının istediğini isteyebiliyoruz. İstemek, yapabilmek ve bilmek eylemleri terk edilmedi ama bir başkasına devredilerek genel olarak varlığı yok edildi. 


Ne estetik ne cinsel bir inancımız var ama hala bunlara sahip olmayı öğreniyoruz ve gerçek bir felaket olmayacak çünkü sanal felaket koşullarında yaşıyoruz. Hızla çoğalan aşırı şişen ama doğuramayan bir dünyanın bulantısı bu. *


Sanal bağlantı ile gerçek hayatta yaşamaya çalışıyoruz. ve sadece Aldanıyoruz... 


* Kaynak : Jean Baudrillard 

20 Kasım 2010 Cumartesi

Devamlılık

Yaşamak bazen nemli bir toprak gibi besleyen, bazen kurumuş dere yatağı gibi verimsiz ve parçalanmış kaya parçaları gibidir. 


Nefesi kesilir bazen, bazen canı acır. Yanlızsındır ama hayat devam ediyordur. Devamlılık seninle başlar veya seninle biter. Ama sadece senin için biter. Hayat aslında bir devamlılıktır. Seçimlerin meydana getirdiği, zorlukların bunalttığı, problemlerin çözümsüz olduğu bir devamlılıktır. 


Problemler her zaman vardır. Sadece ismi şekli değişir. Bazen para, bazen aşk, bazen sağlıktır. İstekler bitmek tükenmez bir okyanus gibidir. Bazen istememek kıyı sularında boğulmaya nedendir. İstemek bencilleşmek ama incitmemek devamlılığın gerekliliğidir. 


Hayat bazen kibar bazen patavatsızdır. Durgun suda yüzmek kolaydır, fırtınalı dalgalarda ilerliyebilmek mücadeledir. 


Yaşamak güzeldir sadece onu anlayınca. Yaşamak güzeldir beklentin olmayınca. Hayat güzeldir bağımsızlığını korudukça. 


Hayat büyük bir problemdir. Çok sayıda formül ve denklem gerekir diye düşündürür. Hesap yaptırır. Analitik düşünmeye zorlar. Planlı olmaya yada disiplinli. Evet hayat bunları kapsayan büyük bir konu başlığıdır. Ama aslında bunlar dış yüzeyindeki altın kaplama şeklinde ince bir tabakadır. İçinde özgürlük, hareket ve devamlılık yatar. Ön görülemeyen Analitik ama spontan duygusallık vardır. Ruh ve sevgi vardır. Kahkaha ve sadakat vardır. 


Hayat aslında devamlılıktır. Hangi yoldan gitmek istediğimiz bize kalmış.  



10/10/10 - One Sunday in Gunwharf Quays from Mike Cooter on Vimeo.

16 Kasım 2010 Salı

Merdivenler

Bildiğimiz merdivenler vardır, iner-çıkarız. Hareketsiz beton veya ahşap yapılardır. Bazıları dardır, bazıları geniş ve heybetli. Bazılarının aralıkları çok olur, çıkmak daha zor olur. Bazılarının araları çok yakın olur gereksiz adım atarak yorgunluk yaratır. 

Merdiven işte. 

Bazı merdivenler ise  metal ve elektronik bileşimlidir. Sürekli bir tanesi indirirken diğeri ise çıkarır. Kimse olmasa da çalışmaya devam ederler. 

Hareketli merdivenlerle sabit merdivenler arasında ilginç bir fark vardır. Birinde enerji, diğerinde ise sadece zaman harcarsın. Bildiğimiz merdivenlerde her adımın seni bir merdiven yukarı çıkarmak için enerji sarf eder. 

Hareketli merdivende ise bir adım atmak yeterlidir. Adımın doğruluğu veya yanlışlığı bu noktada pek önemli değildir. Eğer adımın yanlışsa yukarı giden bir merdivende aşağı inmek için merdivenin bittiği yere kadar beklemek zorundasındır. Çaba harcamazsın. Seni taşır ve gelmek istediğin yere getirir. Yorulmazsın. Yorucu olan sadece merdiven üzerinde sıkıcı bir şekilde beklemek olabilir. Bazıları içinde dinlenmek...

Bazen seçim şansın yoktur karar vermişsindir. Yukarı çıkmak istiyorsundur ama karşında seni sadece aşağı indirebilecek hareketli bir merdiven mevcuttur. Onun üzerinde bir adım yukarı çıkmak için zıplayarak adımlar atman gerekir. Çok ince hesaplarla aşağı inen bir merdivende atacağın adımın yüksekliği zamana bağlı olarak değişir. Bazen dar aralıklı bazen geniş aralıklı olur. Düşmeden yukarı çıkmak imkânsızdır. Ne kadar az düşüp az incinirsen o kadar şanslısındır. Göründüğünden daha tehlikeli ve daha zordur. Yukarı çıkmak için her türlü merdivenden daha fazla enerji harcarsın, düşersin dizini kanatırsın, kaval kemiğini sert bir şekilde defalarca merdivenin en sivri yerine vurursun. Canın çok acır ama yukarı çıkmayı amaçladıysan ulaşabileceğin enerji her zaman mevcuttur, sürükler seni.

Büyük çabayla aşağı indiren hareketli merdivenden yukarı çıkmayı başardığında asıl önemli olan yukarıda senin neyi beklediğidir.

Bu bazen bir hiç, çok az ihtimalle minik bir tebessüm (bireysel sadakat ve kararlılıktan gelen), çok ama çok düşük bir ihtimalle seni yukarı çıkmanı tetikleyen nedenin ta kendisi. 

Yukarıda bizi ne bekliyor sizce. 

İyi bayramlar.

11 Kasım 2010 Perşembe

Geri Adım Atma

Yaşadığımız koşullarlar ve zaman ile alakalı dönemsel zorlukların bazen hayatımızda zor olan kararları almamızı zorlaştırsada, kesin olan koşullardan bağımsız kararların gerçekliğidir. Hayatın ön görülemeyen ilerleyişi karşısında güvenebileceğimiz ve arkasında durmamız gereken tek gerçek bireysel kararlarımızdır. Bu kararlar bazen yanlış olabilir ama gene arkasında durmak gerekir. Pişmanlık ve geçmişe dönük yaşamak yada geçmişteki olayları sorgulamak zaman kaybından başka bir şey değildir. Geçmişin birikimi ile yarının adımlarını daha temkinli atmak gerekliliği kesinlikle çok önemlidir. 

Bilinçsiz ve plansız yapılan her eylemin sonuçları her zaman beklentilerimizle paralel yönde olmayabilir. Bu nedenle hedefler ve amaçlar net, keskin gerekirse sert olmalıdır. Zaman ilginç bir kavramdır ve akıp gitme konusunda değişkenlik gösterir. Mutlu, keyifli, psikolojik olarak problemsiz huzurlu, hatta coşku dolu bir dönemde geçen zaman çok daha hızlı akar. Zaman o noktada akıcılık kazanmış mutluluğunuzun zamanı sorgulamaya ihtiyacı olmadığını gösterir. Zaman çok hızlı akar, hayat güzeldir ve hızlı geçer yaşınız ilerler ama ruhunuz hatta bedeniniz genç kalır. 

Zaman paradoksunda geçen zaman ne kadar olumsuz ve negatif bir süreç ise zaman bedeninizi ve ruhunuzu o kadar yıpratır. 

Konumuza geri dönmek gerekirse bazen koşullar dilediğiniz gibi olamasada direnç göstermek gereklidir. Koşullar her zaman değişebilir. Değişmiyecek olan sizi kararlara sürükleyen hisleriniz ve kararlılığınızdır. 

Koşulların yaratmış olduğu baskıların verdiği sıkıntılarla doğru olan bazen yanlış, yanlış olan bazen doğru olabilir. Bu nedenle risk almadan geri adım atmadan yaşamak ve arkasından doğabilecek olumlu olumsuz sonuçların sorumluluğunu taşımak bireyin kendisine kalmış. 

Bu düşüncelerimin arkasından çok beğendiğim bir reklam filmi spotunu aşağıdaki adresten izleyebilirsiniz : 



28 Ekim 2010 Perşembe

Biçimsiz Şekiller

Her şeyin genel bir şekli yapısı biçimi olması gerekir. İnce düşünülmüş tasarımlardır bunlar. Güzel bir parfüm şişesi mesela. 


Parfümün kokusu kadar kokunun şişe ile birlikte görüntüsünün önemli olduğu hatta bazen daha önemli olduğu anlarda olur. Bunlar aslında çok benzer konular. Kimileri gazeteleri yada dergileri resimlerini inceleyerek okuduklarını düşünürken kimiside biçimlere takılır. 


Biçim ve biçimsizlik arasında bilinçsiz bir denge olduğunu düşünüyorum. 1960'ların modası 3 yıl öncesine kadar günümüzde güldürtecek kadar garipserken şimdi tekrar modanın içinde yer alıp algımızda farklılıklar yaratmaya başladı. Son 4 yıl'da tüm arabaların tasarımları daha dışbükey ve kübik hatlara dönüşürken 10 yıl öncesinde küt sert çizgili tasarımlar vardı. 


Kahve içme kültürü Starbucks, HouseCafe, Gloria Jeans gibi markalarla özdeşleşmeye başladı. Yada buna benzer yeni Frenchchise'larla antin kuntin soslarla bildiğimiz tavuk Chicken Casserole oldu. 
Biraz biçimli görünüme adapte olurken yozlaşmaya başladık. Yozlaşmak anlamını farklı anlamayalım. Kendi alışkanlıklarımızdan uzaklaşmaya belki daha keyifli ama daha farklı bir görünüme kavuşmayı ifade etmek isterim. Ciddi bir değişim, ciddi bir süreçteyiz. Artık Ikea dergilerinde enerji tasarruflu lamba kullanırsanız şu kadar karbondioksit daha az dünyayı kirletiriz gibi kitle mesajları ile satış politikaları güdülmeye başlanmış. Yaşam - Kültür - Çocuk - Aile kültürleri, hayatlarımız bu kadar değişim içerisinde iken zaman zaman ciddi çelişkilerde kalsa da kimimiz halen sahip olduklarının değerini biliyor ve korumaya çalışıyor. Benim için hayranlık uyandıran bir duruş. Umarım nedenler ve dayanaklar hayranlık uyandıracak kadar güzeldir.


Bazılarımızda değişme daha farklı bir yaklaşımla değişim olarak algılamaktan çok gereklilik olarak yaklaşır. Ekonomik kültürel nedenlerden bağımsız narsist bir bünyeye sahip oldukları için olabilir belkide. 


Biçimler hayatımızı şekillendiren zamanla değişen ve bazende değiştiren renkli, somut bazen soyut duygulara sürüklediği gerçeklerdir. Farklı Biçimlerin yan yana gelmesiyle oluşturdukları şekiller bazen gülümsetici bazende bezdirici olsa da ne yaptığının farkında olmak güzel bir şey.  


Benimsediğin gibi yaşa, 


Selamlar...



25 Ekim 2010 Pazartesi

Kızarsın çünkü ...

Bazen hayatımızda yıllar akar gider ve içerisinde irili ufaklı yüzlerce minik hatıraları vardır. Zamanla bazen güzelleşen hatıralar yenilerini getirirken bazıları yenilerinde çalıp eskisinden beslenirler. 


Bazı hatalarımız vardır geri dönülmeyen. Belki hata deriz belki değil ama gerçek aslında nettir. Parlak ve pürüzsüzdür. 


Bazı günler vardır günün bitmesini dilediğimiz, bazı günler vardır bitmesini dilemediğimiz. Bazı yaşananlar vardır unutmak istediğimiz. Unutamaz esiri olursunuz, içinizde beslediğiniz bir çocuk olur. Düşündükçe kederlenir ve içinizi kemirir. 


Bazen anlatamazsınız derdinizi cümlelerle. Cümleler anlamsızdır anlıktır iletişim için kullanılır. Çözümsüz duyguları ifade etmekte yetersiz kalır. Doğrular vardır hayatımızda kabullendiğimiz. Bu doğruları değiştirenlerde...


Hayat esnektir, esnetmeyi çok severseniz yüzünüze sert bir cetvel gibi zaman zaman çarpabilir. Hatalar insanlar içindir. Yanlışlarda bizim içindir. İncinmek yada bazen incitmek. 


Özgürce bağırıp çağırmakta güzeldir. Dinlemeden ne dediğini bilmeden. Bazen çirkinleşir bezen şirinlenir. Ama özgürlüğün tadı dilindedir. Umursamazsın cümlelerin keskinliğini. Kanatılmış sözcüklerdir bazen şeker gibidir.  


Bazen bir yıla hayatı sığdırırsın, bazense bir ömürde bu bir yılı dahi yaşayamazsın. Yeri doldurulabilir insanlar vardır yada doldurulamayan. 


Hayatında hatta ailenden biri vardır hayatına destek derken köstek olan. 


Kızarsın çünkü ne olduğunu anlatamadığın ne olduğunu anlamadığın bir hayatın içinde bilinçsizce bencilce yanlışlar yaparsın. 


Kızarsın çünkü bazen ne yaparsan yap adı hep yanlıştır . 






14 Ekim 2010 Perşembe

Düzensizlik Dengesi

Düzen mi Haha :) 
"Asla beceremediğim ama ara sıra etkisi altına girdiğim cümle "


Düzensizlik içinde düzenli bir hayat yaşamaya çalışmak bence daha eğlenceli. Programlı, düzenli, sistemli olmak aslında genel geçer bir doğru olduğunu hepimiz biliyoruz. Titiz, düşünceli başkalarını rahatsız etmeden edepli olmak aslında doğru. Tabi patavatsız, düşüncesiz ve saygısız olalım kesinlikle demiyorum. 


Düzenli ve sistemli çalışmak hem zaman açısından hem verimlilik açısından daha değerli. Daha kabul görülen bir mantık. Arabaya benzin koymadan yola çıkmak saçmalık olur. İki konuyu birbirinden ayırmak lazım. Hayatımıza, işimize ve yaşantımıza düzen getirip bu düzen doğrultusunda yaşamak elbette güzel. Ama bu düzenin kölesi olup iç güdülerimizi, isteklerimizi, neşemizi, özgürlüğümüzü bastıran ve sosyolojik etkiler altında kurallarla yaşamak biraz korkutucu. 


Biraz olaylara ve olgulara manevi açıdan yaklaştığımızda bazen biraz kaderci bazen de materyalist olabiliyoruz. Hayata hangi açıdan baktığımızla, yada hayattan ne beklediğimizle biraz alakalı. Her bir bireyin beklentileri yaşadığı deneyimlerle, değerleri ile çeşitli beklentiler oluşturabiliyor. Bu beklentiler bireyin içinde ki hayatın ona sunması gerektiği yada onun bu hayattan edinmesi gerektiği olgular olabilir. 


Dini inanç, insan sevgisi, hayvan sevgisi, hayat sevgisi, çocuk sevgisi gibi kavramlar hayatımızın farklı evrelerinde farklı oranlarda ağır basmaya başlıyor. 60 yaşına gelen koministler bir anda dindar olabilirken, 30'lu yaşların ortalarında olan bir bayanın çocuk sevgisi ağır basabiliyor. Bu noktadan hareketle hayatımızın düzeni bulunduğumuz yaş aralığı ile farklı bir düzene girebiliyor. Belkide düzensizleşebiliyor. 


Hayat bir akarsu gibi akan; bazen şiddetli, bazen durgun, bazen şeffaf, bazen bulanık bir çok hali olduğunu düşünürsek en iyi düzeni akarsunun hangi evresinde olduğunu tayin ederek ortaya çıkarabiliriz. 


Spontane, önsezilerle, sorumluluk duygusu çerçevesinde özgür ve bir o kadar'da yazın sıcaklığında ki serinliği ile yaşamanın daha keyifli olduğunu düşünüyorum. Bizler ne askıyız nede askıya asılacak olanlardanız. Bizler canlıyız, hayatın güzelliklerini algılayabilecek varlıklarız, yardım edebilecek, konuşabilecek, dinleyebilecek, üretebilecek, doğanın en nadide parçalarıyız. 


Doğa'nın kanunlarından, hayatından, kurgusundan uzaklaşmadan tadına varabilmeliyiz diye düşünüyorum. 


Düzensizlik demiyorum, biraz spontan, biraz özgür yaşayalım diyorum. 


Kötü mü diyorum :)

10 Ekim 2010 Pazar

Neyimiz Var Bizim ?

Deli divane olduğumuz yılları geride bırakmaya başladığımız otuzlu yaşlarda hayatın avcumuza bırakmış oldukları herkes için farklılık göstersede değerli kazançlarımız çok az olsa gerek. 


Kazandıklarımız sizce neler, muhteşem bir kariyer veya ölçülebilir miktarda para mı ? Yada yardıma ihtiyacı olan insanlara yardım edebilmek mi ? Pahalı bir arabamı ? Yada güvenilir ama moron bir koca mı ? Yada güzel bir eş mi ? Belkide bunların hepsi ... Belkide hiç biri...


İnsanoğlu yaratıldığı günden bu yana hep sahip olduğundan daha fazlasını istemekle bazen sahip olduklarını yitirmiş bazen sahip olduklarına yenilerini eklemiş. Büyüyen imparatorluklar gibi... isteme arzumuz hiç bitmeksizin içimizi tüketen tehlikeli bir silah gibi içimizdeki ikinci kişiliğe baskı ile benliği ele geçirmesi bazen kaçınılmaz olabiliyor. 


Yaşadığımız hayat çıkarlar üzerine kurulmuş , karşılık dengesi üzerine oturtulan maddi ve manevi değişim üzerinde hayat bulurken, bunlardan arınmış ilişkiler belkide dostluklar sahip olduğumuz en değerli varlıklarımızdır diyebilirim. 



25 Eylül 2010 Cumartesi

Ufak Adımların Keyfi

Sokak'ta yürüyorum. Attığım her adımlardan keyif alıyordum. Fazla vakit geçmeden evimin kapısında buldum kendimi, girmek istemedim. Ama attığım adımlar çok keyifli ve dinlendiriciydi, bir tur daha atarak yürümenin keyfini çıkarmak istedim. 


Bu sırada Bülent Ortaçgil'in kısa ve güzel bir parçası minicik keyfimin önemli bir parçasıydı. 


" Su olsam, ateş olsam 
Göklerdeki güneş olsam 
Konuşmasam taş olsam 
Yine de oynar mısın benimle 

Susulsam kusur olsam 
Ağızdaki küfür olsam 
Doğuştan esir olsam 
Yine de oynar mısın benimle 

Sayılmasam kaç olsam 
Toprakdaki güç olsam 
Aptal gibi suç olsam 
Yine de oynar mısın benimle 

Benimle oynar mısın 
Benimle oynar mısın "


:)

23 Eylül 2010 Perşembe

Önsezi

Yaşanılan iyi ve kötü anlar vardır. 


Bazıları unutulur, bazıları unutulmaz. Belkide koşullanmış bilinçaltı ile eyleme geçen zihinsel aktiviteler unutulması gerekenleri zaman içinde silmeye, unutulmaması gerekenleri zaman aşımına uğratmadan güncel tutarak bellekte kalmasını biz istiyoruzdur.


İki'li sistemin parçası bunlar. Sevmek yada sevmemek. Unutmak veya unutmamak. Bu ikili sistemdeki ondalıklı kesirler ise ruhumuzda ki izinsiz yönergeler olsa gerek. Bu durumda "unutamamak" , "anlatamamak" yada "yapamamak" arzu ile gerçek arasındaki karmaşayla sisteme ait olmayan duygusal denklemlerin değişkenleri olarak sistemi kitleyen mekanizmalarla ikili sisteme uyarlanması gereken sonuçlara indirgenmek zorunda kalıyorlar.


Unutamamak = Unutmamak yada Unutmak olarak ikili sisteme indirgenme zorunluluğu içerisinde kalıyorlar.


Böylece gerçek hayatın ikili sistemi gibi duygusal hayatın'da kendi içinde farklı bir sistemi olduğu ve ikili sistemin bir alt segmenti olarak bu hayatın bir alt satırındaki edilgen denklemler olduğunu varsaymak yanlış olmayacaktır.


Duygusal sistem kendi içinde oluşturduğu parametrelerle denklemlerini oluştururken bunun içerine bilinmez bir kaynak olan "önsezi" büyük önem taşır. Bireyin etkisiz bir ortamda ki isteklerini gerçek yaşamın simülaklarına olan yansıması daima beklenenden farklıdır. Bazen Önsezi ile bu beklentiler paralel bir yapıya çekilerek çatışmanın en aza indirgenmesi sağlanabilir.


Önseziler toplumsal kurallar yumağı çerçevesinde pek etkili olamasada ikili sistemin bir alt satırı olan duygusal sistemde en önemli paremetre olduğunu ve kesinlikle hak ettiği süre ve imkanların tanınması gerektiği bir gerekliliktir.


Önsezilerin hatalı veya yanlış algılanması o zaman içerisindeki beklenmeyen değişkenlerin etkisi ile gerçek algının ilüzyon gibi gözükmesinden başka bir şey değildir. Sadece Önsezinin bağlı bulunmuş olduğu değişken olan zaman eğrisinde sapma yapmıştır. Önsezilerin gerçekliği zaman içerisinde doğruluğunu kanıtlayacaktır.

21 Eylül 2010 Salı

Sağlıklı Yaşam

Ağlıyarak dünya'ya geliyoruz. 

Evimiz, bazen tekmeledğimiz bazen uyukladığımız sıcacık bir ortamda yaşarken  Süreçler yeterliliklerini yerine getirdiğinde farklılıklara zorlanıyoruz. Bunlar bizim koymadığımız kanunlar ama malesef böyle gerçekleşiyorlar. 

Gelişiyor, ergenliğe kavuşuyor ve farklı hayatları anlamaya çalışan biryandan zorlaşan hayatın seyircisi olarak kendimizi izlemeye başlıyoruz. Uzaktan kendimize öğütler veriyor etrafımızdaki tavsiye şeklinde ki gürültülere kulak kabartarak biçimsiz perspektifler oluşturuyoruz. 

Bilinçlenmeye başlıyoruz (!) Asileşmeye başlıyoruz,  oluşturmuş olduğumuz değer kavramlarımızı perspektifimize sığdırmaya çalışsakta hep kadraj dışında kalıyoruz. Kadraj'da olması gerekenleri gözden geçirdiğimizde bunalıyor bu ne saçmalık diyoruz. 

Aşık oluyoruz, kendimizden geçiyoruz renkleri daha parlak ve daha canlı görüyoruz. Vücudumuzda ki dengesizleşen hormonları kontrol altında tutamadan baştan çıkarıyor ve çıkartıyoruz. Olguları olaylardan ayıramadan bağımsız düşlere kapılarak hayaller kuruyoruz. İç dünyada bir dünya, dış dünya'da bir dünya yaratarak sürekli aralarında ki uyuşmazlıktan şikayetçi oluyoruz. 

Olgunlaşıyoruz, perspektifimizi hesaba katılmamış yıpranma payı amortizmanları ile düzelterek anlam veremediğimizi anlamaya ve çok önemsediğimiz kavramları umursamamaya başlıyoruz. 

Akıp giden zamanla bugüne kadar umursamadığımız bedenimiz su kaynatmaya başlayınca servise sokarak toparlamaya çalışıyoruz. Orjinali gibi olmasada yedek parça temininde buluyoruz. Düzeldiğini zannediyoruz kendimizi kandırıyoruz.

Para kazanmak için, aşık olmak için, mutlu olmak için sağlığımızı kaybediyoruz, bir ömür kazandığımız paraları sağlığımıza kavuşmak için harcıyoruz. 

Ne öğrendiysek gözden geçirmek için geç kalıyoruz. 

Geç kalmamak adına, sağlıklı ve mutlu bir hayata sahip olmanızı dilerim.