31 Aralık 2010 Cuma

Renkli Işıklar

Hayatın her anında sürekli tükettiğimiz ve asla doğru biçimde değerlendirmeyi bilmediğimiz zaman gene kendisini farkettirmeden kendi etrafında bir turunu daha tamamladı. Artık saatlet kaldı yeni  bir başlangıca, tertemiz bir sayfaya yada bir çok kişinin dileklerini tutmaya.

Etrafımında renkli ışıklarla süslenmiş ağaçlar var. Pencerelerde sürekli yanan sönen ve baktıkca beni keyiflendiren ama aynı anda hüzünlendiren yeni yıla girmeye hazırlanıyoruz.

Kimileri için kötü kimileri için güzel bir yıl oldu. Bazıları çok üzülsede bazıları çok mutlu oldu. Hayatın eksitilemeyen bir döngüsü bu sanki. Bilinmez bir denge içinde kurulmuş mutluluk ve hüzün dengesi. 

Hayat aslında göründüğünden daha karmaşık olsada bizim düşündüğümüzden daha basit ve daha adil.  Değişen, değişemeyen yada değiştiremeyen bir sistemin içine kitlenmiş duygusal gerilim hattı gibi.  Sürekli bir mücade ve  ikilem. Kendimizle çatışmaktan başka işimiz yok gibi sürükli kendimizi kandıran cümleler kurarak üzerine inşa etmeye çalıştığımız renkli bir şehir zannediyoruz hayatı.

Aslında hayat ilk okul çağındaki çocukların boyama kitapları gibi sınırları çizilmiş içi boş boyama kitabı gibi. Elimizde bazen fırça ve kaderin denk getirdiği renklerle boyadığımız sayfalar. Önceden biri tarafından çizilmiş çizgilerin içini doldurmaktan başka birşey değil.

Kimi zaman biri sınırları taşırınca, kurallara uymayınca farklı tepki gösterince bazen kendimiz o sayfayı yırtıyoruz bazende başkaları.

Haytın renkli ışıklarını : içimizde ki özgürlüğün, aşkın, sevebilme coşkusunun bağımsızlığını oluştururken, göz alabilme kapasitesine dayanarak rahatsız edebileceğini düşünerek kayıtsız korkaklığın esiri olarak soluk yanmaktan başka çaresi kalmamaktadır.

Ya karanlıkta kalmalı yada pırıl pırıl göz alan renkli ışıklar saçmalı hayat. Sığınacak bir nedeni olmamalı. İçinden geldiği gibi yaşayabilmeli. Güç vermeli.

Kocaman bir yıl geride kaldı. Öyle bir yaşandıki, hayatın en güzel günleri ve en kötü günlerini bir aradaydı. Zor bir yıl oldu, bir sürü değişimler, hayal kırıklıkları, hatalar, ayrılıklar, yalanlar, zoraki gülümsemeler, özgür olduğunu zannettiğin ama bir türlü olamadığın, üzdüğün, üzüldüğün kocaman bir yıl geride kaldı.

Koca bir hayatı bir yılda yaşamış gibi, hızlandırılmış hayat gibi geçti.


Sadece dakikalar kaldı; yeni bir sayfa açılmak üzere. Minyonlarca insanın dilek tutup neşe ile birbirlerine sarılmaya, kahkalara, açılacak hediye paketlerine kadehlerine umut dolu geleceğe kaldırmak üzereyken herkese mutlu ve güzel bir yıl diliyorum. Gönüllerinin en rahat şekilde yaşayacağı, uyurken huzurlu olacağı, sevişirken zevk alacağı, hayallerle süsleyebileceği bir yıl diliyorum.

Mutlu, umutlu ve neşe dolu bir yıl dilerim. Gönlünüzdeki tüm güzelliklerin sizlerle olması adına şerefe!

Happy New Year / Mutlu Yıllar

27 Aralık 2010 Pazartesi

Her Hata Bir Zenginlik Firsati

“Yaraticilik kendinize hata yapma ozgurlugu tanimanizdir. ”

Scott Adams


Toplumsal yaklasimlarimizdan biri de her hatayi bir suclama firsati olarak gormemiz. Dolayisi ile hatalari saklamak, hatanin kusurunu birilerinin ustune atmak ve her hata ile ilgili bir suclu aramak icgudusel bir yaklasim haline geliyor. Oysa, her hata altin degerinde bir ogrenme firsatidir. Korkarak, saklayarak veya baskalarini suclayarak bu onemli ogrenme firsatini kaciriyoruz.

Ornegin, ulkemizde henuz girisim sermayesi (“venture capital”) kurumlarinin gelisememesinin onundeki en onemli engellerden biri basarisiz orneklerden korkulmasi. Oysa, risk almadan ve hata yapmadan yenilikci ve deger yaratici faaliyetler gelistirmek guc. Girisim sermayesi kurumlarinin gelistigi ulkelerde ilginc girisimcilik tecrubesi kazanmis olanlarin, bu girisimlerde basarisiz bile olsalar, tekrardan girisim sermayesi bulma olasiliklari artiyor!!

Gunumuzde rekabette basarili olmanin yolu bilgiye ve ogrenmeye dayaniyor. En etkin ogrenme ise yasayarak, hatalardan ders alarak gerceklesiyor. Kurumsal yaraticilik duzeyini yukseltmek isteyenler belirli sinirlar dahilinde hata yapilmasini ve hatalardan ders alinmasini tesvik ediyorlar.

Yeterince kucuk hatalar yapmayan organizasyonlar, yeterince risk almayarak ve ogrenme yeteneklerini sinirlayarak buyuk hata yapmis oluyorlar. Burada “kucuk hata” ile ifade etmeye calistigim kavram belli hipotezlerin sinirli maliyetle test edilmesini goze almak ve bunun sonuclarina katlanmak, “buyuk hata” ise ogrenmeye kaynak ayirmamak ve firsatlari kacirarak odenen bedeldir.

Yaraticiligi tesvik etmek ve hatalardan ders almak icin organizasyonlarin yapabilecekleri var: (1) Fikirleri test etmek ve deneyler yapmak icin elverisli bir ortam yaratmak ve kaynak ayirmak. (2) Hatalarin bir an once ortaya cikarilmasini tesvik etmek. Bazi kuruluslar hatalarini calisma arkadaslariyla paylasanlara bu hatalar icin odul bile veriyorlar. (3) Hatalarin detayli analizinin yapilmasini, kok nedenlerin bulunmasini tesvik etmek ve kaynak ayirmak. (4) Hatalarin tekrarini onleyecek sistem yatirimlarini yapmak.

Boyle bir ortam gelistirebilmek icin liderlere onemli gorevler dusuyor. Liderler hatalara suclama yerine yapici elestiriyle yanit verilmesini saglamali. Ayrica, kurumda guven duygusunun gelisebilmesi icin oncelikle, kendi hatalarini ve bunlardan cikardiklari dersleri paylasmali, bunu ortak bir ogrenme surecine donusturmeli, buna olanak verecek seffaf bir ortam yaratmali. Liderlerin kurumdan basarisizlik korkusunu silmeleri ogrenme ve gelismeye buyuk bir ivme kazandiriyor. Belki hepsinden onemlisi kurum kulturunun ”hatadan korkarak is yapmama” anlayisindan ”kazanmak icin hesapli deneyler yapma” anlayisina yonelmesini sagliyor.

Edison’un ampulu bulmak icin binlerce basarisiz deney yaptigini ve her birisini bir ogrenme firsati olarak gorerek motivasyonunu yitirmedigini hatirlamaliyiz. Kazanmak icin denemek gerektigini ve her deneyimden ogrenerek gelismek icin karsilikli guven ve paylasimin gerektigini unutmamaliyiz.



Kaynak : Dr. Yilmaz ARGUDEN

26 Aralık 2010 Pazar

Hayat'la Röportaj

Hayatla röportaj yaptığımı gördüm rüyamda. 
"Benimle röportaj mı yapmak istiyorsun?" diye sordu Hayat. 
"Zamanın var mı?" diye sordum. 


Gülümsedi. 


"Benim zamanım Sonsuzluk" dedi Hayat. "Ne sorular var yüreğinde?" 
"İnsanlarla ilgili en çok neye şaşıyorsun?" diye sordum. 
Hayat yanıt verdi. 


"Çocukluktan sıkılıp büyümek için acele ediyorlar, sonra yine çocuk olmanın özlemini duyuyorlar. Para kazanmak için sağlıklarını kaybediyorlar, sonra sağlıklarını kazanmak için paralarını kaybediyorlar. Gelecekle ilgili edişelenmekten şimdiyi unutuyorlar. Sonra da ne şimdiyi ne geleceği yaşayabiliyorlar. Deneyim iyi bir öğretmendir diyorlar ama deneyimin faturasını ödemek istemiyorlar. Hayatlarını kazanmak için eğitim alıyorlar ama yaşam ustası olmayı bilmiyorlar. Bu nedenle de, hiç ölmeyecekmiş gibi yaşıyorlar, hiç yaşamamış gibi ölüyorlar." 
Hayat elimi tuttu. Bir süre sessiz kaldık.Derin bir nefes aldım. Ona, insanların neleri öğrenmelerini istediğini sordum. 


Hayat yanıtladı. 


"Hiç kimseyi seni sevmeye zorlayamayacağını, yapabileceğin tek şeyin seni sevmelerine izin vermelerini isterdim. Affetmenin affederek öğrenilebileceğini öğrenmelerini isterdim. Başkalarıyla kendilerini kıyaslamamayı öğrenmelerini isterdim. İki insanın aynı şeye bakıp farklı şeyleri görebileceğini öğrenmelerini isterdim." 


"Zengin insanın en çok şeye sahip olan değil, en az şeye ihtiyaç duyan insan olduğunu öğrenmelerini isterdim. Bir sevecen yüreği derinden yaralamanın bir anda olduğunu; ama iyileştirmenin çok uzun sürdüğünü öğrenmelerini isterdim. Seni seven insanların duygularınmı nasıl ifade edebileceklerini bilmedikleri için seni sevmediklerini sanmak yerine onların sevgisini hissetmeyi öğrenmelerini isterdim." 


Hayat derin bir nefes verdi. Hayatın nefesi kelimelere dönüştü. 
"Söylediklerimi yüreğine kaydet" dedi. Söylediği cümleyi yüreğime kaydettim. 
"Başkalarını affetmek yeterli değil, kendini de affetmeyi öğren". 
Yüreğim kuş gibi hafiflemişti. 
"Son bir soru daha, Hayat" dedim. "Benden ne istiyorsun?" 
Bütün odayı beyaz bir ışık kapladı ve Hayat yanıtladı. 
"Senin kendin olmanı istiyorum, yoksa başkası olurdun. Sana bugün ihtiyacım olduğunu bil, yoksa bugün benimle olmazdın. Kendi eşsizliğini ve biricikliğini bil; çünkü ben kendimi tekrar etmeyecek kadar yaratıcı ve zenginim. ve gerçekten TEK değerli olanım. Değerimi bil."


Kaynak : Anonim

23 Aralık 2010 Perşembe

Kaynak

Derin bir nefes alıyorum, tüm vücudumdaki en ince damarlarıma kadar taşıyorum oksijeni. Bedenim sağlam gözüksede yeni çıktı enkazdan. Her tarafı ezik, kırık yara içinde. Evet aslında bedenimi taşıyan ruhumdan bahsediyorum. Yorgun ve üzgün. Bazen zorlansada bu bedeni taşımakta deniyor işte. Bedenimin oksijene ihtiyacı olduğu kadar ruhumun belki ilahiyata belki maneviyata ihtiyacı var.

Derin bir nefes alıyorum, gülümseyebilmek, çalışabilmek kırılan hayellerimi tekrar bir araya getirebilmek için. Hayaller kuruyorum, ayrı dünyalarda yaşasamda ruhumu neşelendirmekte zorlanıyorum.  Ruhumu bazen müzikle, bazen düşlerle, bazen yazdığım bu mısralarla besliyorum. Ama zorlanıyorum. 

Derin bir nefes alıyorum, hayatın bazen kuralları olduğunu hatırlıyorum. Zor günlerin getirdiği baskıları ve yapılan hataları hatırlıyorum. Ruhumu neşelendirdiğim ve bu zor günlerin pasını üstümden attığım coşkulu günları anımsıyorum. ve tekrar üzülüyorıum. Çoşkunun esaretinde kalmış cümlelerin esiri olduğum güne lanet ediyorum. Hayatın kalın bir roman olduğunu düşündüğümde,  bunların henüz basılmamış  karalama sayfasında ki bahtsız bir dönem olduğunu ve ancak sonrasında yazarın aslında bu karalamadan ilham alarak daha heyecanlı ve tutkulu bir kitap yazdığını düşünüyorum. Sonrasını merak ediyorum.

Derin bir nefes alıyorum, ruhumun kaynaklarını tüketsemde hayallerimle neşeleniyor, yazdıklarımla hüzünleniyorum. Ama neşeli ve pozitif olmanın yarın için, ruhum için ve sonrası için daha önemli olduğunu düşünüyorum. Düşünüyorum ki hayallerimle gerçek arasında yaşadığım bu dünyada gerçeklerin ilizyon hayallerimin gerçek olduğunu biliyorum. 

Gerçekler ruhumun içinde ve güzel. İşte bu da benim neşemin, enerjimin ve yapmam gereken en büyük şey olan hayallerimin peşinden koşabilmem için en büyük yaşam kaynağı.  

22 Aralık 2010 Çarşamba

Bendim O

Tutku ile tutunmak ve sevgi ile kavramak diye düşündüm hayatı. Aynada gördüm bugün kendimi biraz daha olgun biraz daha tutkuluydu biraz da hüzünlü. Hayatın bazen bizi sürüklediğini, bazen bizim hayatı sürüklediğimize tanık oldum. Bazen hayatın süründürdüğünüde…

Bendim O. Tutkuları ile yaşayan ve aslan vasgeçmeyen yansımamdı o gördüğüm. Tutku ile sarılmıştım işime, bıkmadan duymadan usanmadan çalışarak geçirdim 20’li yaşları. O an(lar) vardı hep hayatımda. Saniyenin binde biri kadar kısa bir sürede bu almış olduğum kararlarla yaşadım. Arkama bakmadım, emindim. İnceleyip detaylı düşünmedim. O an önemlidir dedim. Bazen “O an” gelir bazen gelmez dedim.  Yıllar geride kaldı, birçok kişi benim gerimde kaldı. Ama hiç biri benim kadar yıpranmadı. Bazen sorar gibi oldu ne gerek vardı ?

Meydan okumak, tutukulu olmak ve istediğini almak maliyetli bir seçim olsada bendim o.  Ben seçtim ne yapmak istediğimi, ben seçtim kimi sevmek istediğimi, ben seçtim kime güveneceğimi.  Değerlendirmeye açık değildi bunlar.

Özgün olmak,  bazen özgür olmak, bazen uyumlu olmak ve en önemlisi bunları bir arada tutarken dengeli olmaktı. Ama bendim o tutkulu ve zorlayan. 

Ama O güzel günleri yaşatan, seni farklı kılan, seni sen olduğunu hatırlatan,  bendim o.  Ne değişti benliğimden… Ne değişti kendiliğinden… Neyi değiştirdik biz bilmeden.

“Doğru dediklerimi değiştiren yanlış dediklerimi eriten evrimleşmiş medeni bir toplumun huzursuz bireyleri olarak kendi huzurumuzu kendi tutkumuzla yakalamaktan başka bir beklenti içinde olamayız. 

Hataların yapıldığı, adımların atıldığı, kararların alındığı, bencilleşen, kötümser, açgözlü, yıpratan, ayrılan, başkaları ile paylaşan, zorlanan, zorlayan, parasız bırakan, kafa karıştan, çok konuşan, kaş yapayım derken göz çıkartan, iyi niyetten ağzı yanan, kazık atan, kandıran, yanında olmayan, zaman harcayan, kilo alan, zayıflayan, neşe ile kahka atan, para kazanan, bazen ağlayan, güzel haber alan, hayatı kararan, aldatan, aldanan, nokta koyan, macera arayan, aşkını kaybeden, yeniden aşık olan, müzik dinleyen, araba kullanan, araba kullandığını zanneden,
Gay gibi giyinen, çok kıskanç olan, bezdiren, bıktıran, el ele tutuşan, yeni yıl ağcını kuran, süslerini beğenmeyen, alışveriş yapan, fırsatları değerlendiren, şirket kuran, fırsat kollayan, serbest çalışan, senaryo yazan, nişanlanan, yemek yapan, hata yapan, dizi izleyen, uyuya kalan, işe giden, hayal kuran

bir dünya bu."

Bu dünya’da iyi’de var kötü’de hepsi vardı yansıyan benliğimde..

Her güne yeniden başla, yeniden yaşa, hayat bu nede olsa (nokta).

18 Aralık 2010 Cumartesi

Öyle içimdesin ki


Öyle içimdesin ki. Yanağımda dolaşan rüzgardan daha gerçek dokunuşların. Küçük, ürkek, kesik dokunuşlarınla, belki de her zamankinden daha yanımdasın. Yani öylesine, o kadar bensin ki. Ah nasıl anlatsam. Boşuna bu çabalarım, doğru kelimeleri aramalarım. Ne kitaplar yazıyor, ne de sözlüklerde karşılığı var.

Yalnızca hissediyor insan, yaşıyor. Kelimeler eksik, kelimeler yaralı. Kelimeler cılız.
Taşımıyor, anlatmıyor, tanımlamıyor bu duyguyu. Ben de. Çok başka bir şey. Sevginin ortasında, derin acılar hisseder mi insan? Aydınlık gülümsemelerin içine, hüznü yerleştirir mi durup dururken? Gözlerine buğu, diline sitem, yüreğine burukluk, çöreklenir kalır mı asırlarca?
Gelmeyeceğini bildiği mektup için, posta kutusunu hep aynı heyecanla açar mı? Dedim ya, başka bir şey bu. Ne kadar yalnızsam, o kadar seninleyim şu günlerde. Belki de en başta, tutup seni en derinlere koydum diye oldu bunlar. Kimseler ulaşmasın diye, kimselerin bilmediği, bulamayacağı yollara götürdüm seni. En derinlerde tuttum. Bana sakladım. Derine, hep daha derine.
Seni yapayalnız, bir tek bana bıraktım. Paylaşamadım yanlış yaptım. Sana ulaşan yolları kaybettim diye bütün bu şaşkınlıklar. Kendimi oradan oraya vurmam. Sağımda, solumda, ne zaman dikildiğini bilmediğim duvarlara çarpmam, hiç görmediğim çukurlarla boğuşmam. Denizlerin, gürültüyle gelip vurduğu dehlizlerin, acılı duvarları gibiyim.
Duvarlarım yosunlu, duvarlarım kaygan, duvarlarımdan hiç tükenmeyen sular sızıyor. Tutunamıyorum. Renklerim, gün içinde değişiyor. Soluyorum, soğuyorum. Güneş ulaşmıyor içerilerime. Küfleniyorum, yaşlanıyorum. Yalnızlıklar peşimde. Dokunduğum her ıslak duvardan, pis kokulu bir yalnızlık bulaşıyor üstüme. Biliyorum, bütün bunlar, hep benim suçum.
Seni sakladığım yere ulaşamaz oldum. Yollar, gitgide uzadı ve karıştı. Ümidimi ısıtacak, parlatacak, kımıldatacak bir şeylere ihtiyacım var. Ah onun ne olduğunu biliyorum. Sonu sana geliyor her cümlenin. Her şeyin başında içinde ve sonundasın. Bu değişmiyor. Öyle içimdesin ki. Birden aklıma geldi, tuttum sana bir mektup yazdım dün.

Çok mutluydum. Gün içinde neler yaptığımı, nelere kızıp, nelerle mutlu olduğumu, tek tek anlattım. Mevsimlerin ve insanların nasıl karışık ve beklenmedik olduklarını yazdım.
"Yine zamansız yağmurlar" dedim, "Daha önce, hiç bu kadar zayıf değildi güneş ışınları" dedim, "Gerçekten buradaki şarkıları hiç öğrenmeyecek, bilmeyecek, söylemeyecek misin?" dedim. Çok uzun bir mektup oldu. Başından sonuna kadar okudum.
Neler yazmışım diye merakımdan.

Sonra çekmecemden bir zarf çıkarıp, adını yazdım. Büyük harflerle, yalnızca adını. Adresini bilsem gönderir miydim, bilmiyorum. Mektup cebimde. Cebim yüreğime yakın. Yüreğim sende. Sen yüreğime yakın. Öyleyse mektup sende.


Kaynak : Can DÜNDAR

3 Aralık 2010 Cuma

Aldanmak

Hiçbir şey baştan çıkarmanın kendisinden daha büyük olmayı beceremeyecektir; Onu yok eden düzen bile...


Artık inanamıyoruz; ama inanana inanıyoruz. Artık sevemiyoruz; yalnızca seveni seviyoruz. Artık Sevişemiyoruz; Seviştiğini zannedenle sevişiyoruz. Artık Hissetmiyoruz; Hissettirme oyunu oynuyoruz.  Artık Gülümseyemiyoruz; Gülümseyenlere gülüyoruz. Artık ne istediğimizi bilmiyoruz, ama bir başkasının istediğini isteyebiliyoruz. İstemek, yapabilmek ve bilmek eylemleri terk edilmedi ama bir başkasına devredilerek genel olarak varlığı yok edildi. 


Ne estetik ne cinsel bir inancımız var ama hala bunlara sahip olmayı öğreniyoruz ve gerçek bir felaket olmayacak çünkü sanal felaket koşullarında yaşıyoruz. Hızla çoğalan aşırı şişen ama doğuramayan bir dünyanın bulantısı bu. *


Sanal bağlantı ile gerçek hayatta yaşamaya çalışıyoruz. ve sadece Aldanıyoruz... 


* Kaynak : Jean Baudrillard